logo

BÜYÜK ARAYIŞ

İnsanların tamamına dikkatle ve gözlemci ruhuyla bakıldığı vakit
görülür ki; tüm insanlık âlemi bir koşturmaca, bir arayış içindedir.
İnsanlık âlemi ya temel hayat ihtiyaçları için , ya da gizli bir has –
ret ve özlemi gidermek için bir arayış, bir koşturmaca içindedir.
Şayet temel ihtiyaçları karşılamak sorunuyla karşı karşıya ise,
maddi ve acil olan temel ihtiyaçların giderilmesi için bir arayış, bir
mücadele içindedir.
Şayet temel ihtiyaç sorununu aşmış, refah düzeyini biraz yükseltmiş
ise, bu sefer de refah vasıtalarında bir kalite arayışına girmektedir.
Örneğin elindeki ev, araba, telefon, bilgisayar ya da başka bir
aracın ilk fırsatta kalitesini yükseltme hevesine girmektedir.
Böyle bir heves, böyle bir arayış ilk planda bilinçli bir tüketim
anlayışına sahip olmamak veya dünya hırsına kapılmak şeklinde
görülse de aslında bunun daha derin bir anlamı vardır.
İnsanın özünde, daha iyi ve daha güzel olana doğru bir arayış,
bir yöneliş vardır.
Bu arayış elbette ki boşuna ve anlamsız bir duygudan ibaret değildir.
Böyle olması da mümkün değildir.Zira insana verilen bütün organlar
gibi bütün duygu,düşünce ve yetenekler de insanın temel ihtiyaçlarına
cevap vermek üzere ihsan edilmiş bulunmaktadır.
O halde, insanın kalbine yüklenen “en güzeli arayış hissi” muhakkak
ki büyük bir anlam ve hikmet üzere olmalıdır.

İnsanın ruhunu kuşatan bu arayış hissini biraz dikkatle analiz
edecek olursak görürüz ki;
Ulaşılan hiç bir şey, insana aradığı ve istediği mutluluğu tam
olarak vermemektedir.
Peki bunun sebebi nedir?
İnsanda iki türlü arayış:
1) Nefsin arayışı, 2) Ruhun arayışı.
1) NEFSİN ARAYIŞI:
Nefis tabiatı icabı eline geçen nimetle yetinmek, razı olmak,
olmak,ALLAH’IN TAKSİMİNE kanaat etmek ve RABBİNE ŞÜKRET
MEK istemez.Elindeki nimetlerin şükrünü yaparak HAKİKİ MUTLULUĞU
yakalamayı düşünmez.
Eline ne geçerse geçsin ya daha fazlasını, ya da daha iyisini
ister. İster ki; yer, gök, ay, Merih ne varsa hepsi de kendisinin olsun.
Oysaki bu, mümkün de değildir, gerekli de değildir. Zira insanın ihtiyaç
duyduğu temel gıda, giyim, sağlık ve barınma ihtiyaçları belli ve
de sınırlıdır. Ancak nefsin arzu, istek ve kaprislerine gelince, bunda
hiçbir sınır yoktur. Şayet bir insanda nefis egemen olursa, artık onun
için iki vadi değil, on vadi dolusu altın dahi olsa yeterli olmayacaktır.
Son Elçi, Sevgili Peygamberimiz (SAV)’in:
“İnsan, iki vadi dolusu altına sahip olsa, üçüncü vadi dolusu
altını ister. Oysaki insanın gözünü, sadece bir avuç toprak
doldurur.” sözü bunu anlatmaktadır.
Nefsin bu yapıya sahip olması da boşuna değildir. Şayet nefis,
Ruha ve oradan da YÜCE ALLAH (cc)’a teslim olmaz ise adım adım
güçlenir. Güçlendikçe benlik, büyüklük ve sırasıyla ilahlık hevesine
kapılır. Ruhun öncülüğünde arınarak YÜCE ALLAH (cc)’a ulaşmayan
bir nefis, kendi hisleriyle yürüdüğü vakit, şeytanın da etkisiyle
gizli bir ilahlık arayışına girer. Zanneder ki; her şeye sahip olunca
en güçlü ve en büyük kendisi olacaktır. Böylece ilahlık makamına
gizlice oturmuş en yüksek makamı ele geçirmiş olacaktır.

Nitekim bu duruma dikkat çekmek üzere
YÜCE ALLAH (cc) şöyle buyurmaktadır:

-“(Ey Rasûlüm)
(Nefsin) hevâsını ilah edinen kimseyi gördün mü?
Onun üzerine sen mi vekil olacaksın?” (El-Furkan: 25/43)
– “Gördün mü hevâsını ilah edindiği (için) ALLAH’ın bir ilim üzere
kendisini saptırdığı, kulağı ve kalbi üzerine mühür vurup görme gücünün
üzerine de perde çektiği kimseyi?
Artık, onu ALLAH (cc)’tan başka hidayete erdirecek kim vardır?
Düşünüp ibret almaz mısınız?” (El-Câ-siye: 45/23)
Peki hevâ nedir?
Hevâ; nefsin zevk, eğlence ve şehvetlerine düşkün olması,
in-sanın akıl ve iradesine olumsuz baskı yapan ve yönlendiren
çok güçlü nefis demektir.
Veya hevâ; nefsin dini ölçüleri hiçe sayarak dünya nimetlerini
amaç edinmesi ve onlara ulaşma hırsına ve azmine düşmesi halidir .
Başka bir ifâdeyle nefsin kötülükle emreden Emmâre
sıfatına kilitlenme durumuna hevâ deriz.
BİLMEK GEREKİR Kİ;
Nefsini hevadan koruyan, yani RABBİNİN hatırı için nefsini günah
olan istek ve yönelişlerden koruyan kimse, Kur’an-ı Kerim’de
cennetle müjdelenmiştir. Bu müjdeyi beyan etmek üzere YÜCE
ALLAH(cc) şöyle buyurmuştur:
“RABBİNİN YÜCE MAKAMINDAN korkan ve nefsini hevâdan
(haram olan istek ve kötülüklerden) koruyan kimse var ya,işte
ONUN VARACAĞI YER CENNETTİR.” (Naziat: 79/40)
“Kim ki RABBİNİN YÜCE MAKAMINDAN korkar (ve bunun için
de günahlardan uzak durmaya çalışırsa),
ONUN İÇİN İKİ TANE CENNET VARDIR.” (RAHMAN: 55/46)
Bunlardan biri dünyada ihsan edilen gönül cenneti,
diğeri ise ahrette ödül olarak ihsan edilen kapsamlı cennettir.

2) RUHUN ARAYIŞI:
Bu arayış, insanın yaptığı arayışların en asili,en büyüğü ve de en kutsalıdır.

Zira bu arayışta ruh, kendi asıl kaynağını oluşturan YÜCE
RABBİNİ, YÜCE ALLAHINI aramaktadır.
Ruh varlığı ve fıtratı itibariyle YÜCE ALLAH (cc)’tan insana bir
nefha, bir emir olarak verilmiştir.
Bu nedenle de onun özünde YÜCE ALLAH (cc) ile köklü, ezeli ve
gizli bir bağ vardır. Ruh bu âleme gelmek, cesede girmekle kafese
girmiş, özgürlüğünü kaybetmiş bir kuş gibi olmuştur.
Kafesteki bir kuş için özgürlüğüne kavuşmadıkça rahat ve huzur
yüzü yoktur.
İşte ruh da bir kuş misâli; beden ve nefis kafesi içinde, temel özgürlüklerini
kaybetmiş olmanın ızdırabını yaşamakta, asıl özgürlüğünü
oluşturan mânâ âlemine yücelmek ve Yüce Rabbine ulaşmak
özlemi ile yanıp tutuşmaktadır. Ancak rûhundaki bu yakıcı özlem ve
arayışa dönüp bakmayan, bu ince ve gizli çırpınışı ciddiye almayan
bir insan için bu gizli çileyi ve masum arayışı anlamak ve yorumlamak
mümkün değildir.
Kim ki, ruhunun temel özelliklerine ve bir de mecbur kaldığı sınav
çilesine dikkatle bakarsa, bu gizli çile ve arayışın yüreğindeki
izlerini ve işaretlerini kolayca görecektir.
İşte bu noktada RUH, beden ve nefis ile arkadaşlık ederek ve de
onların etki alanı içinde bulunarak kendi asıl kaynağını, asıl dostunu
ve de asıl sevgilisi olan YÜCE RABBİNİ (cc) aramak ve bulmak
gibi bir sınavla karşı karşıya bulunmaktadır.
Şayet ruhun yanında insanın akıl ve kalbi de bu gerçeği görür ve
buna göre kendilerine bir yol, bir mücadele veya bir yürüyüş tarzı
belirleyecek olurlarsa, sınavı kazanmak için ilk umut ışığı doğmuş
olacaktır.
Özü, özelliği ve varacağı son nokta, itibariyle sadece Yüce Rabbini
arayan ve onun için çırpınan bir ruhun, nefsin arayışları ve sevinçleriyle
mutlu ve huzurlu olması mümkün olmayacaktır.

Bu nedenle de insan, ulaşılan bir nimetle geçici bir sevinç veya
rahatlama yaşasa da, daha sonra ruhun ızdırabı, çilesi ve çırpınışı

bilinçaltını kuşatmakta, insanı yeni arayışlara sevk etmektedir.

Yani insan, nefsini mutlu kılan nimetlerin sevinç ve mutluluğunu
uzun süre yaşama imkanına sahip değildir.
Zira insanın özündeki asıl arayış; maddi değil, manevi ve İlâhî
olan bir arayıştır.
Daha da ötesi RUH, Gerçek Dostu ve de Hakiki Sahibi olan
YÜCE RABBİNİ aramakta, O’na ulaşabilmenin hasret ve özlemi
içinde yanıp tutuşmaktadır.
Bu nedenledir ki; ulaşılan hiçbir makam, mevki, ev, araba,
şan ve şöhret insana aradığı gerçek ve sürekli mutluluğu vermemektedir.
Nitekim, dünyevi nimetlerin çoğuna ulaşmasına rağmen, insanların
yine de huzursuzluk ve kaygı içinde olmaları ve daima bir arayış
içinde bulunmaları bu durumu açıkça ortaya koymaktadır.
O halde, kendi özümüze karşı gerçekçi, samimi ve dürüst
olmak; neyi aradığımızı ve neyin peşinde koştuğumuzu dürüst
bir şekilde belirlemek gerekmektedir.
Aksi halde neyi aradığını, neyin peşinde koştuğunu
bilmeden, belirsiz bir yarış, rekabet ve sahip olma hırsı ile
huzurumuzu feda etmiş, gerçek ve sonsuz olan geleceğimizi
ve en büyük mutluluğu kaybetmiş olabiliriz.
Maddi amaçlar için çok ince düşünen bir insanın, sonsuz geleceği
ve gerçek mutluluğu karşısında hissiz ve duyarsız kalması,
kendisine yapabileceği en büyük kötülük olacaktır.
Bu nedenledir ki, mutluluğun gerçek olanı ile sahte olanını, geçici
olanı ile sonsuz olanını birbirine karıştırmaması; sonsuz ve
gerçek olan mutluluğa ciddiyetle talip olması gerekmektedir.

Örneğin içki, sigara ve uyuşturucu ile gelen bir mutluluğa gerçek
ve sonsuz mutluluk demek nasıl ki yanlış ise; ALLAH(cc)’tan
kopuk, ruhtan ve gönülden uzak olarak gelen diğer mutluluklar için
de benzeri bir durum sözkonusu olacaktır.
Zira insanın bu dünyadaki hayatı sınırlı ve kısadır. Zaman hızla
akıp gitmektedir. Ömür çok uzun dahi olsa, yetmiş yaşından sonra
insan için bu dünya; hastalık, acı ve sıkıntı diyarı haline gelmektedir.
Yetmiş yaşından sonraki hayatın, insana dünyevi bir mutluluk veya

huzur vermesini beklemek gerçekçi bir tutum olmayacaktır. Zira bu
yaştan sonra yaşlılığın getirdiği sorunlar, sıkıntılar, acılar, ölümler
ve hesap dışı imtihanlar sözkonusu olacaktır.
Bu nedenledir ki, yetmiş yaşından sonra insana sıkıntı haline
gelecek bir dünyayı, mutlak ve sonsuz bir mutluluk diyarı olarak görmek,
insan için en büyük aldanış olacaktır.
O halde, ölümlü ve sıkıntılı bir dünyayı değil; ölümsüz ve sorunsuz
bir dünyayı ve her açıdan kusursuz ve sonsuz bir dostu amaç
edinmek ve onlara yönelerek gerçek mutluluğu aramak en doğru
tercih olacaktır.
Doğru ve mantıklı olan yaklaşım ancak budur.
Özetlemek gerekirse;
– Nefsimizin dünyevi istek ve amaçlarını mutlak bir amaç ve ideal
haline getirmekten sakınmak,
– Dünya hayatının nimetlerinden helal dairesinde gerektiği ölçüde
istifade etmek,
– Ruhumuzun temel sıfat ve arayışını ciddiye almak ve onun
isteklerine kulak vermek,
-Dünya hayatının sonsuz olan ahiret hayatına uzanan bir köprü,
bir sınav salonu veya bir ekim tarlası olduğunu dikkate almak,
Edep, haya, sevgi, saygı ve iyi niyet üzere yaşamak suretiyle iki
yönlü bir huzur ve mutluluğu yakalamaya çalışmak gerekmetedir.

Ne mutlu!
Bu incelikleri dikkate alan ve gereğini yaparak iki cihan saadetini
de yakalamaya çalışan bahtiyar kullara.
Ne mutlu!
Ölümlü olan dünya için ölümsüz ahireti feda etmeyen büyük
ruhlara.
Ne mutlu!
Hayatın asıl gayesini öğrenen ve bunun idraki içinde iki dünyasını
da cennet kılmaya çalışan GÖNÜL ERLERİNE.

ALLAH’ım!
Bizleri de ruhundaki bu arayışın sırrını kavrayan ve bu sırra
sahip çıkan bahtiyar kullarından eyle.
ALLAH’ım!
Bizleri de Peygamberleri ve büyük insanları örnek alan ve
iki cihan saadetini kazanan sevgili kullarından eyle.
ALLAH’ım!
Bizleri de, tüm sevdiklerimizi de bu gerçekleri gören ve
gerçek mutluluğa eren sevgili kullarından eyle.”
Amin, Amin, Amin.

Abdü’l-Hamit TEK


Leave a Reply

*

İslami Radyo - Dini Radyo - İlahi Dinle - İslami Sohbet - İslami Bilgiler - Dini Sohbet